بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
أَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالْصلاةُ وَالسلامُ عَلى خَيْرِخَلْقِهِ مُحَمدٍ وَآلِهِ الطاهرِينَ وَ لَعْنَةُ اللهِ عَلى اَعْدائهِمْ اَجْمَعينَ اِلى قيامِ يَوْمِ الدين
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
أَلْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالْصلاةُ وَالسلامُ عَلى خَيْرِخَلْقِهِ مُحَمدٍ وَآلِهِ الطاهرِينَ وَ لَعْنَةُ اللهِ عَلى اَعْدائهِمْ اَجْمَعينَ اِلى قيامِ يَوْمِ الدين
Şia Mezhebinin Temelleri
Mukaddes İslam dini üç temel üzerine kurulmuştur:
Bütün Müslümanlar arasında geçerli olan bu üç temel inanca Usûlü’d-Dîn denir.
Buna ek olarak Şia mezhebi iki inancı daha temel olarak ele alır:
Buna göre Şi’îliğin din ve mezhep inancı beş temel üzerine inşa edilmiştir. Şimdi bunların her birisine kısaca değinmek istiyoruz:
Tevhit, Yüce Allah’ın tek olduğunu bilmek ve buna inanmaktır. Âlemdeki bütün varlıkları yoktan var eden O’dur. Ortağı, eşi ve benzeri yoktur. Tevhit, Allah’ın bir olduğuna kesin inançtır.
Bu inanç, semavi dinlerin tamamının temelini ve merkezini oluşturur. Eğer bazı dinlerde bunun aksi görülürse; bunun sebebi kesinlikle yoldan çıkmış kimselerin yaptıkları usulsüz değişikliklerdir.
Tevhit inancı iki temel üzere oturtulmuştur:
Birincisi: Kâinatı yaratan ve idare eden Allah’tır.
İkincisi: Allah birdir, ortağı, eşi ve benzeri yoktur.
Birinci temel:
Kâinatta var olan her şey mahvolup yok olmaktadır. Tüm bu olayları bizzat kendimiz de müşahede edip gözlemliyoruz. Bunlarla, her yaratılanın varlığını bir başkasından aldığı ve varlığını onun aracılığıyla sürdürdüğü açıktır. Hiçbir canlının kendi başına var olma yeteneği yoktur. Çünkü eğer zaten varlık âleminde kalma güçleri olsaydı; asla yok olmazlardı. Demek ki her varlık ve vücut, yok olmayı kabul ediyorsa, onun bir yaratıcısı vardır ve bu yaratıcı da kesinlikle şanı yüce Allah Teâla’dır. Yüce Allah’ın kendisi ezelî ve ebedîdir. Amacımızı daha açık ve net hale getirmek için aşağıdaki örneği inceleyelim:
Örneğin önümüzde birkaç ayna olduğunu ve bu aynaların ışık saçtığını düşünelim. Bu ışınlara uzaktan baktığınızda tüm ışınların aynanın kendisinden değil, belki de başka bir yerden geldiği rahatlıkla anlayabiliyoruz. Çünkü ayna kendinden herhangi bir ışık ve aydınlık yayamaz. Bu nedenle insanlar da bu ışınların kaynağını aynalarda aramazlar. Bu ışınlar aynanın dışında olan güneş, ay, lamba veya alev gibi ışık saçan nesnelerde aranır. Çünkü ayna ancak bu gibi şeylerden ışık alabilir.
Işığın özüne dönüp aslî köküne dönmesi gibi, insanın varlığının ve vücudunun da kendine ait bir kökü ve dönüş yeri vardır. İnsan o kökten menşe alır ve ondan ayrı tutulamaz. Bir insanın bu kökten bağımsız olarak var olması zaten mümkün değildir. O kök ve menşe de Allah’ın ta kendisidir.
Allah’ı tanımanın en iyi yolu ve bu kâinatın bir yaratıcısının oluşu inancıdır. Bu hem yaratılanları izlemekle hem de Allah’ın kudretinin neticesine bakmakla olur. Aklı başında bir insan bunları idrak ettiği zaman; güçlü ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığından haberdar olur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
إِنَّ فىِ خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَ الْأَرْضِ وَ اخْتِلَافِ الَّيْلِ وَ النهََّارِ لاََيَاتٍ لّأُِوْلىِ الْأَلْبَابِ
“Göklerin ve yerin yaradılışında, gece ve gündüzün ardarda gelmesinde akıl sahipleri için nişaneler vardır.”[1]
Aklı başında bir insan, bu koskoca cihanın kendiliğinden oluştuğuna asla inanmaz. Yeryüzü ve geniş okyanuslar, sayısız yıldızlar ve güneş, birbirinden ilginç hayvanlar, bütün bu ağaçlar ve çeşitli otlar ve netice itibariyle bu kadar azametli olan evrenin bir yaratıcısının olmaması asla mümkün değildir. Her şeyi var eden bir yaratıcı, bilgili, özgür bir yaratan vardır ve ona Allah denir.
İkinci Temel:
Allah Birdir ve Ortağı Yoktur. Bu konuda iki delili yeterli buluyoruz:
Birincisi: Kâinattaki Nizam ve İntizam
Bu konunun delili: Eğer bu konuda (varlığın yaratılışında) birden fazla tanrı varsayılsa ve her biri diğerine ihtiyaç duymadan tasavvur edilse, bunların amaç ve iradelerinin bazı yerlerde birbiriyle çelişeceği muhakkaktır. Varlık âleminin kendi arasındaki düzen, yaratıcının tek olduğuna en açık delildir. Eğer iki yaratıcı olsaydı, evrendeki bütün bu düzen hiç şüphesiz bozulur giderdi. Bu konu hakkında Allah Teâla Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:
لَوْ كاَنَ فِيهِمَا ءَالهَِةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
“Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilah olsaydı cihanın düzeni bozulurdu. Ve arşın sahibi olan Allah onların sıfatlandırdıkları şeylerden münezzehtir.”[2]
Bu sunulan delilin özeti şudur: Gerçekten de bu evrenin kesin bir düzeni vardır. Evrenin tüm küçük parçaları ve zerreleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılıdır. Günümüzün modern bilimi, evrenin doğruluğunu ve düzenini doğrulamaktadır. Böyle bir durumda bu varlığın yaratıcısının tek, ilim sahibi ve bilge olması gerekir. Akıl bu varlığın kökeninin tesadüf olduğunu kabul etmez. Nitekim akıl, görünüşte basit olan tüm bu olayları veya birbiriyle bağlantılı olayları anladıktan sonra, birbiriyle bağlantılı çeşitli eylem ve olayların tesadüfen meydana geldiğini de kabul etmez. Fakat akıl böyle bir şeyi kabul etmiyorsa, bütün bu sağlam ve şaşırtıcı düzen ve varlığın, hikmetli ve âlim bir yaratıcıya sahip olmadığı ve tesadüfler sonucu ortaya çıktığı nasıl düşünülebilir?!
Allah Teâla şöyle buyurmaktadır:
سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
“Onlara ayetlerimizi ufuklarda ve öz benliklerinin içinde göstereceğiz. Ta ki, onun hak olduğu kendilerine ayan-beyan belli olsun. Kendisinin her şey üzerinde bir tanık oluşu, senin Rabbine yetmez mi?”[3]
Bu oldukça önemli konunun detaylı açıklamaları inanç ve itikatlarla ilgili kitaplarda yapılmıştır ve bu konuyla ilgilenenler o kitaplara müracaat edebilirler.
İkincisi:
Bu delil ise oldukça sade ve aynı zamanda sağlam bir delildir. Hazret-i Ali (as)
oğlu İmam Hasan’a (as) vasiyetinde buyuruyor:
“Ey oğlum bil ki, eğer rabbinin bir ortağı olsaydı o da peygamberlerini gönderirdi ve onun mülkünün de eserlerini ve saltanatını görürdün. Onun işlerini ve sıfatlarını tanırdın. Fakat O, Allah kendisinin de söylediği gibi tektir.”[4]
Yüce Allah’ın Sıfatları (özellikleri)
Allah’ın sıfatları iki kısımdır:
Birinci kısım; Zatında olması gereken sıfat ve özellikler (Sûbutiyye)
Olması gereken sıfatlarda yine iki kısımdır:
Bu özellikler, Allah’ın kendisidir ve onun zatından ayrılması imkânsızdır. Bu sıfatların temeli beş sıfattan oluşur: Güç, İlim, Hayat, Ezelilik ve Ebedilik.
Allah işitendir; yani duyulan şeylerden haberdardır.
Allah görendir; yani görülecek şeylerden haberdardır.
Bu iki sıfat bağımsız değildirler ve ilim sıfatından kaynaklanırlar.
Bunları birkaç örnekle izah edelim:
Daha birçok fiili sıfat vardır ve tamamını zikretmek konumuz dışındadır. Bu sıfatların tamamı Allah’ta vardır çünkü bunlar Kemal sıfatlardır ve Allah bütün kemal sıfatlara sahiptir.
İkinci kısım: Olmaması gereken sıfat ve özellikler (Selbiyye)
Allah’ın makamına uygun olmayan sıfatlardır. Allah’ın zatını bu sıfatlardan uzak ve beri bilmeliyiz. Bu sıfatlar şunlardır;
[1] Ali İmran/190
[2] Enbiya/22
[3] Fussilet/53
[4] Nehcû’l Belâga, Mektup/31
[5] Sebe/3
Allah’ın ilmi ve hikmeti üzere, kullarının hidayeti için onların kendi arasından peygamberler gönderir. Bu vesileyle kanunlarını ve hükümlerini bildirir. Bu kanunlar, insanların kurtuluşu ve kemale erme sebebidir.
Peygamberler seçilmiş insanlardır. Yaratıcıyla vahiy yoluyla irtibata geçerler ve hakikatleri alıp insanlara ulaştırırlar. Peygamberlerin peygamberlik iddiasının doğruluğu için; günahsız ve hatasız olmaları gerekir aynı zamanda bir mucizeyle birlikte gelmelidirler.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ مَا خَلَقْنَاهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir ‘oyun ve oyalanma konusu’ olsun diye yaratmış değiliz. Biz onları (kâinatı, dünyayı ve insanları) yalnızca Hakk ile (vahdet ve kudretimizi göstermek ve imtihan etmek amacı ile) yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler (ve gerçeği merak etmezlerdi).”[1]
Hadislerden anlaşıldığı üzere Yüce Allah, insanları hidayet etmek için yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Birincisi Hazret-i Âdem ve sonuncusu Hazret-i Muhammed’dir. Bunlardan beşi azametlidir yani onlara kitap verilmiştir. Kur’an’da buna işaret edilmiştir:
فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ
“(Ey Nebim!) O halde, Ulü’l-Azim (azim sahibi, kararlılık ve dayanıklılık ehli) peygamberler gibi Sen de sabret.”[2]
Onlar; Hazret-i Nuh (as), Hazret-i İbrahim (as), Hazret-i Musa (as), Hazret-i İsa (as) nihayetinde Fahr-i Kâinat Efendimiz Hazret-i Muhammed’dir (saa).
Hz. Muhammed (saa) peygamberler silsilesinin sonuncusudur. Ondan sonra bir daha peygamber gelmeyecektir.
مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا۟
“Muhammed, sizden birisinin babası değildir ve fakat Allah’ın resulüdür ve peygamberlerin sonuncusu ve Allah, her şeyi bilir.”[3]
Kur’an-ı Kerim o hazreti, peygamberlerin sonuncusu olarak tanıtmış ve onun son peygamber oluşunu dinî gerekliliklerinden saymıştır. Hazret’in (saa) risaletinin delilleri çoktur ve burada sadece bir delil sunmakla yetineceğiz. O delil, Kur’an’dır. Allah Resulü hiç ders okumadığı halde okumayı ve yazmayı kimseden öğrenmediği halde, öyle bir kitap getirdi ki başka hiç kimsenin benzeri bir kitap getiremeye gücü yetmedi.
Defalarca Kur’an da insanları, Kur’an gibi bir kitap getirmeye davet etse de, hiç kimsenin böyle bir kitap getirmeye ve onunla savaşmaya gücü yetmemiştir.
“(Yoksa şöyle mi diyorlar; Kur’an’ı kendi yazıp yalan yere Allah’tandır diyor! Deki; Eğer doğru söylüyorsanız onun gibi bir sure getirin ve Allah’tan başka da yardım alabileceğiniz herkesi yardıma çağırın.”[4]
“Eğer kulumuza (Muhammed’e parça parça) indirdiğimizden (Kur’an-ı Kerim’den) şüphe ediyorsanız ve (bu iddianızda) sadıklardan (samimi ve tutarlı olanlardan)sanız; haydi Allah’tan başka şahitliğine (bilgisine ve belgesine güvendiğiniz) tüm tanıklarınızı (ve tanıdıklarınızı yardıma) çağırın ve Onun (Kur’an’ın) surelerine benzeyen bir sure (meydana) getirin (bakalım)! (Ama bunu asla yapamadınız) Yapamazsınız ve (elbette) yapamayacaksınız; (öyle ise ey mü’minler) kâfirler için hazırlanmış bulunan ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının (ve ahirete hazırlık yapın)!”[5]
“Yoksa kendi uyduruyor mu diyorlar? De ki: Hadi, gerçekseniz, Allah’tan başka gücünüz kime yetiyorsa, kimlere güveniyorsanız onları da çağırın da hep beraber, buna eşit on sure meydana getirin.”[6]
Tarih ve hadis kitaplarında yazılı, peygamber efendimize ait çok mucizeler kaydedilmiştir.
Fakat Kuran’ı kerim daima kalıcı bir mucize olduğu için, içerisinde tahrif, deyişim olmadığı için ve hiçbir ilave ve azaltma olmadığı için bu mucizeyi yeterli buluyoruz.
[1] Duhan/38-39
[2] Ahkâf/35
[3] Ahzâb/40
[4] Yunus/38
[5] Bakara/23-24
[6] Hûd/13
Peygamberlerin tamamı, insanların hayatının ölümle son bulmayacağı konusunda hemfikirdir. Bu âlemden sonra başka bir âlem daha vardır. İnsanlar orada yaptıklarının mükâfatın görecek veya cezasını çekecektir.
Meâd ve ölümden sonraki hayat inancı, bütün ilâhî dinlerde, inanmak zorunda olunması gereken temellerdendir.
Meâd’da şunlara inanmak gerekir:
“Acaba insan çürümüş kemikleri toplayamayacağımızı mı zannediyor. Evet, hatta parmak uçlarını bile yeniden yapmaya gücümüz yeter.”[1]
“Ve Sur’a üfürülmüştür de göklerdekilerin ve yeryüzündekilerin hepsi de, o sesin şiddetinden ölüp gitmiştir, sonra bir daha üfürülünce o zaman hepsi dirilmiştir, ne olacak diye bakınıp durmadalar.”[2]
“Ve bize bir örnek getirmede ve yaratılışını da unutmada, çürüyüp dağılmış kemikleri kim diriltir demede. De ki: “Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden (Allah tekrar) diriltecektir. O, her yaratmayı Bilendir.”[3]
“Ey Rabbimiz! Elçilerin vasıtasıyla vadettiğin şeyleri bize ver. Kıyamet günü yüzümüzü kara çıkarma. Şüphesiz sen, sözünden asla caymazsın.” Gerçekten de Rableri, dualarını kabul etti, ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden iyilik yapanın iyiliğini boşa çıkarmam, bazınız bazınızdan meydana gelmedir ve hepiniz birsiniz bence. Ama benim yolumda göçenlerin, yurtlarından çıkarılanların, eziyete uğrayanların, savaşıp vuruşanların, vurulup ölenlerin kusurlarını, andolsun ki mutlaka örteceğim ve onları, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım, Allah katından mükafattır bu, daha güzel mükafat da gene Allah katında.”[4]
[1] Kıyamet/4
[2] Zümer/68
[3] Yasin/78/79
[4] Âl-, İmrân/194-195
On iki İmam Şia inancına göre, zarurî olan inançlardan dördüncüsü Allah’ın adaletidir. Yani Allah hiç kimseye zulmetmez ve aklıselimin, kötü ve çirkin olarak gördüğü şeyleri yapmaz. Şia bu inancı, kendi mezhep inancının zaruretlerinden bilmektedir ve özel olarak bu konuyu ele alıp işlemektedir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz, ama O hiç kimseye, hiçbir şeye muhtaç değildir ve O övülmeye çok layıktır.”[1]
“Şüphe yok ki Allah zerre kadar zulmetmez. Zerre miktarı iyilik bile olsa onu katkat arttırır ve yapana, kendi katından büyük bir mükâfat verir.”[2]
“Şüphe yok ki Allah, insanlara hiçbir suretle zulmetmez, fakat insanlar, kendi kendilerine zulmederler.”[3]
Adalet konusunda; Şia ve Mutezile ile Eş’âiriyye arasında görüş ayrılığı vardır. Eş’âire’ye göre insan aklının hiçbir konuda iyi ve kötüyü anlamaya gücü yetmez. Bu konuda sadece ilâhî kanunlara uymak gerekir. Şeriatın iyi dediği şeyi iyi, kötü dediği şeyi ise kötü olarak bilmemiz gerekir. Bu inanç karşısında, Şia ve Ehl-i Sünnet’in büyük çoğunluğu (Mutezile) aklın bu konuda en büyük hâkim olduğuna inanırlar. Akıl birçok konuda iyiyi ve kötüyü anlayacak kapasitededir. Buna göre Akıl iyilik edeni cezalandırmanın zulüm olduğunu bilir ve zulmün kötü olduğunu anlar. Allah’ın ise, kötü iş, hikmetine aykırı iş yapması mümkün değildir.
Allah’ın adil olduğuna ve zulüm etmediğine bir diğer delil ise zulmün temeline bakmaktır. Zulmün temeli ya cahillik veya ihtiyaçtan kaynaklanır. Zulüm eden şahıs, zulüm ettiğinin farkında olsun veya olmasın, yaptığı işte adil olursa hedefine varamayacağı için zulmeder. Cahillik, acizlik ve muhtaçlık yaratılmışların sıfatındandır. Bu tür sıfatların Allah’ın zatında olması mümkün değildir.
Allah seçilmiş peygamberleri aracılığıyla, insanlara zulmetmeyi yasaklamıştır, insanlara yasak ettiği şeyi kendisinin yapması nasıl mümkün olabilir?
[1] Fâtır/15
[2] Nisâ/40
[3] Yunus/44
Hekim ve hikmet sahibi olan Allah, peygamberleri göndermeyi kendine farz kılmıştır. İnsanları zulümden ve cahillikten kurtarıp, onları doğru yola hidayet etsinler diye onları göndermiştir. Aynı hikmeti gereği peygamberden sonra bazı şahısları, kanunların ve şeriatın korunması ve uygulanması için onların yerine vasi olarak seçmiştir.
Şia inancında imamet dinin sütun ve temellerinden biridir. Allah ve resulü onu görmezlikten gelmez. İmametin bazı şartları vardır:
Birçok hadislerde (hem Şia hem Sünnî kaynaklarda gelmiştir) Hazreti Resulü Ekrem kendisinden sonraki imamları tanıtmış ve hepsinin Kureyş kabilesinden olduğunu ve yine hepsinin Ehl-i Beyt’ten olduğunu bildirmiştir. Hazreti Mehdi onların, geleceğini vaat ettikleri sonuncu imamdır.
On iki imam inancına göre Allah, peygambere açıkça kendinden sonra Ali’yi kendi yerine bıraktığını insanlara bildirmesini emretmiştir.
“Ey Resul! Rabbinin sana bildirdiğini (Ali’nin vasi oluşu) insanlara bildir eğer bunu yapmazsan risalet vazifeni yerine getirmemiş olursun ve Allah seni insanlardan koruyacaktır.”[1]
Hazret-i Resulü Ekrem, Allah bu emri bildirdikten hemen sonra Veda Haccı’ndan geri dönerken Gadir-i Hum olarak bilinen mekânda Hazret-i Ali’nin imametini ve vilayetini insanlara bildirmiştir.
Şia ve Sünnî ulemasının naklettiklerine göre imamların sayısı onikidir. Sırasıyla şöyledir:
1- Ali İbn Ebu Talib (as)
İsim: Ali, lakap: Emir el-Müminin, künye: Ebu’l Hasan, baba adı: Ebu Talib, anne: Fatime Bint Esed, kutlu doğumu: 13 Recep 30 Amu’l Fil mübarek Ramazan ayı, 40 hicrî kamerî.
2- Hasan ibn Ali ibn Ebi Talib (as)
İsim: Hasan, lakap: Mücteba, künye: Ebu Muhammed evvel, babası: Emire’l Müminin Ali, annesi: Hazreti Fatime Zehra, doğumu: 15 Ramazan hicretin 3 ü, şehadeti: meşhur görüşe göre 28 Sefer 50 hicrî kamerî.
3- Hüseyin ibn Ali ibn Ebi Talib (as)
İsim: Hüseyin, lakap: Seyyid-i Şüheda, künye: Ebu Abdullah, baba adı: Emire’l Müminin Ali, annesi: hazreti Fatime Zehra, viladet: 3 Şaban 4 hicrî, mazlumca şehit oluşu: 10 Muharrem 61 hicrî kamerî.
4- Ali ibn Hüseyin Zeynulabidin (as)
İsim: Ali, Lakap: Zeynel Abidin, künye: Ebu Muhammed, baba adı: Ebu Abdullah el-Huseyin, Anne adı: Şehri Banu, viladet: 5 Şaban 38 hicrî, vefat: 25 Muharremu’l Haram 95 hicrî kamerî.
5- Muhammed ibn Ali el-Bâkır (as)
İsim: Muhammed, lakap: Bakır, künye: Ebu Cafer, baba adı: Ali bin Hüseyin, Anne adı: Fatime imam Hasan’ın kızı, doğum: 1 Recep 57 hicrî kamerî, şehadet: 8 zilhecce 114 hicrî kamerî.
6- Cafer ibn Muhammed (as)
İsim: Cafer, lakap: Sadık, künye: Ebu Abdullah, baba adı: Muhammed Bakır, Anne adı: Ummu Ferve, doğum tarihi: 17 Rebiul Evvel 83 hicrî kamerî, vefatı:
7- Musâ ibn Cafer el-Kâzım (as)
İsim: Musa, lakap: Kazım, künye: birinci Ebul Hasan, baba adı: Cafer Sadık, Anne adı: Hamide, doğum tarihi: 7 sSefer 128 hicrî kamerî, şehadet: 25 Recep 183 hicrî kamerî.
8- Ali ibn Musa er-Rızâ (as)
İsim: Ali, lakap: Rıza, künye: ikinci Ebul Hasan, baba adı: Musa bin Cafer, Anne adı: Necme (Ummu’l Benin) doğum tarihi: 11 Zikade 148 hicrî kamerî, şehadet: meşhur görüşe göre: Sefer ayının son günü 103 hicrî kamerî.
9- Muhammed ibn Ali el-Cevâd (as)
İsim: Muhammed, lakap: Cevad, künye: ikinci Ebu Cafer, baba adı: Ali bin Musa Er Rıza, anne adı: Hızran veya Sekine, doğum tarihi: 10 Recep 195 hicrî kamerî, şehadet: Zilkade ayının sonu 220 hicrî kamerî.
10- Ali ibn Muhammed el-Hâdî (as)
İsim: Ali, lakap: Hadi, künye: üçüncü Ebul Hasan, baba adı: Muhammed bin Ali Cevad, Anne adı: Semane ve meşhur olarak Seyde, doğum tarihi: 15 Zilhacce 212 hicrî kamerî, şehadet: 3 Recep 254 hicrî kamerî.
11- Hasan ibn Ali el-Askerî (as)
İsim: Hasan, lakap: Askeri, künye: Ebu Muhammed, baba adı: Ali bin Muhammed, anne adı: Hedise, doğum tarihi: 8 Rebiussani 232 hicrî kamerî, vefat: 8 Rebiulevvel 260 hicrî kamerî.
12- Mehdi ibn el-Hasan (as)
İsim: Muhammed, lakap: Mehdi ve Kaim, künye: Ebul Kasım, baba adı: Hasan, Anne adı: Nergis, doğum tarihi: 15 Şaban 255 hicrî kamerî.
Onun adı Efendimiz Muhammed Mustafa’nın adı ve lakabı ise yine Peygamberimizin lakabı yani Ebûl-Kâsım’dır. Masum İmamlar (as), onun gerçek adının anılmasını yasaklamışlardır. İmamın lakapları arasında Hûccet, Kâim, Halef-i Sâlih, Sahibe’z-Zaman ve Bagiyatullah yer alıyor. En meşhur lakabı ise Mehdi’dir.
İmam Mehdi (af) babasının vefatında beş yaşındaydı. Yüce Allah ona ilim ve hikmeti verdi. Daha küçükken onu âlemlere bir işaret ve bir ayet yaptı ve imamet makamına ulaştırdı. Cenâb-ı Hak, İmam Mehdi’yi (af) hikmeti ile gizleyecek ve dünyada belli şartlar oluştuğunda Allah’ın hükümlerini her yerde uygulamak üzere zuhur edip ortaya çıkacaktır. İslam Peygamberinin (Allah’ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) birçok rivayette imamın ahir zamanda çıkacağını garanti ettiği rivayet edilmektedir. Bu rivayetlerin hiçbirinde onun ahir zamanda doğacağı söylenmemektedir. Ehl-i Sünnet âlimleri de İmam’ın (af) zuhurunu kabul ederler, ancak şu farkla ki onun henüz doğmadığını iddia ederler. Bu, Şi’îlerin İmam’ın (af) uzun bir aradan sonra ortaya çıkacağına dair inancıyla tamamen uyuşmaktadır.
İmam Zaman’nın (af) gaybete çekilişinin iki aşaması vardır:
Birinci aşama: Gaybet-i Sugrâ (küçük gizlilik) denir. Bu dönem Hicretin 329. yılına kadar devam eder. Bu zamana kadar İmam’ın Müslümanlar arasında özel temsilcileri vardı ve bunlar dört kişiydi. Bağdat’ta Müslümanlar arasında yaşamışlar, oraya defnedilmişler ve mezarları da oradadır halk tarafından meşhurdur. Bunlar sırası ile:
Birincisi: Osman ibn Said. İmam Zaman (af) ve İmam Hasan el-Askerî’nin (as) özel ve en güvendiği vekillerinden biriydi. Hicri 280 yılında vefat etmiştir.
İkincisi: Muhammed ibn Osman ibn Said. Hicrî Kâmerî 304 veya 305’te vefat etti.
Üçüncüsü: Hasan ibn Ruh Nubahtî. Hicri 326 yılında vefat etti.
Dördüncüsü: Ali ibn Muhammed Semûrî. Hicrî Kâmerî 329’da vefat etti.
Semûrî’nin vefatıyla beraber İmam Mehdi’nin (af) Müslümanlar içindeki özel elçileri de bitmiş olmaktadır. Bununla birlikte “Gaybet-i Sugrâ” dönemi bitmiş ve artık “Gaybet-i Kübrâ” dönemi başlamıştır. Bu durum, Cenâb-ı Hakk’ın İmam’ın (af) zuhur etmesini tavsiye edinceye ve onaylayıncaya kadar devam edecektir. Dolayısıyla bu dönemde kim İmam’ın temsilcisi ve elçisi olduğunu iddia ederse yalancı sayılacaktır.
Hasan ibn Ahmed Mûketteb’den şöyle rivayet edilmiştir: “Bağdat’taydım. O yıl İmam’ın (af) son elçisi Semûrî (ra) vefat etti. Sefirin vefatından birkaç gün önce oraya gittim. Bir gün Müslümanları başına topladı ve İmam Zaman’ın Müslümanlara hitaben yazdığı bir mektubu okudu:
“Bismillâhirrahmânirrahîm! Ey Muhammed ibn Semûrî! Allah sana Müslümanlar arasında özel bir mükâfat versin! Altı gün içinde bu dünyadan göçeceksin. Eksik kalan işlerini tamamla! Vefatından sonra hiç kimseyi benimle Müslümanlar arasında özel bir elçi olarak atama. Böylece Gaybet-i Kübrânın (büyük gizlilik) vakti gelmiş oldu. Allah izin vermedikçe zuhur hakkında hiçbir bilgi yoktur. Bu zuhur, uzun bir süre sonra, kalplerin nefretle, yeryüzünün zulümle dolduğu bir dönemde gerçekleşecektir. Şi’îlerimden bir grup beni gördüğünü iddia ediyor; Onlar yalancıdırlar. Büyük ve Yüce Allah’ın güç ve kudretinden başka güç ve kudret yoktur!’
Orada olan herkes mektupta yazılanları iyice belledi. Sonra onun (Semûrî’nin) yanından ayrıldık. Altıncı gün olduğunda tekrar yanına gittik; can vermek üzereydi. ‘Senden sonra İmam (af) ile artık kim konuşacak?’ diye soruldu. Şöyle cevap verdi: ‘Bu, artık Allah’a ait bir meseledir. İmamla irtibat kesildi. Allah’ın kendisi hüküm verendir.’ Bu ondan duyulan son sözdü. Allah ondan razı olsun!”[2]
İmam Zaman’ın (af) uzun süreli yokluğunda, şeriat konularında büyük ve bilgili âlim olarak kabul edilen salih müçtehitlere yönelmek Müslümanların görevidir. Bu emri İmam Zaman (af) bizzat emretmiştir. Bir hadiste İmam şöyle buyurmaktadır:
“Benden sonra Müslümanlar, şeriat meselelerinde bizlerden doğru hadis rivayet edenlere (salih âlimlere) yönelsinler. Onlar benim size olan hüccetim ve ben de Allah tarafından hepinize hüccetim.”[3]
[1] Maide-67
[2] Bihârû’l-Envâr, c.51, s.367
[3] Vesâilûş-Şia, c.18, s.101
Peygamber Efendimiz (saa) öğle namazını yüz yirmi binden fazla kişiyle beraber kılmıştı. İkindi namazından sonra (her iki namazı da birlikte kıldı) orada bulunanların önünde yüksek bir yer hazırlandı. Peygamber Efendimiz (saa) oraya çıkıp herkesin uzaktan görebileceği ve duyabileceği bir şekilde hutbesine başladı:
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla
Hamd ve sena, birliğinde yüce, yalnızlığında ve tekliğinde yakın, kudret ve sultasında azametli, erkânında azim olan Allah’a mahsustur. Allah’ın ilmi yerinde kaldığı halde (hareket etmeksizin) her şeyi kuşatmıştır. O bütün yaratıkları kudret ve burhanıyla hâkimiyet altına almıştır.
Allah, sürekli olarak övülmüş ve de övülmektedir. Allah, yok olmayan bir azametin sahibidir. Yaratan O’dur. Yeniden dirilten de O’dur. Her iş O’na dönmektedir.
Yükseltilmişleri (göklerden ve semavi isimlerden kinayedir) vücuda getiren, serilenleri (yeryüzünden kinayedir) seren, yerlerin ve göklerin hükümranı, pak, münezzeh, tenzih edilmiş, melek ve ruhların Rabbi, yarattığı her şeye ihsanda bulunan, vücuda getirdiği her şeye lütfeden O’dur. Her göz O’nun gözetiminde, O’nun gözü önündedir; ama gözler O’nu göremez.
Allah, ikram edici, sabırlı ve tahammül sahibidir. Rahmeti her şeyi kaplamış, nimeti ile hepsine ihsanda bulunmuştur. İntikam almasında acele davranmaz ve müstahak oldukları azabına hemen teşebbüste bulunmaz.
Batınları ve gizlilikleri anlar, içleri bilir, gizlilikler ona saklı kalmaz ve gizlilikler O’na karmaşık gelmez. Her şeyi ihata (kuşatan) eden O’dur. Her şeye galebe çalan O’dur. Her şeyde kuvvet O’dur. Her şey üzerindeki kudret O’dur. O’nun gibi bir şey yoktur. Hiçbir şey yokken bir şey var eden O’dur. Daimidir, diridir, adalet ile kaimdir. İzzet ve hikmet sahibi O’ndan başka bir ilah yoktur.
O, gözler tarafından idrak edilmekten daha yücedir. Ama kendisi gözleri derk ve idrak eder. O, lütuf sahibi ve bilendir. Hiç kimse görmekle sıfatlarına ulaşamaz. Hiç kimse bizzat aziz ve celil olan Allah’ın kendisinin kılavuzluk ettiği dışında, gizli ve açık niteliği hakkında bir şey elde edemez.
Şahadet ederim ki kutsiyeti, temizliği ve münezzeh oluşu, zamanı dolduran ilah O’dur. O’nun nuru ebediyeti kapsamıştır. O, emirlerini meşveret eden kimselerle danışmadan icra etmekte; takdirinde ortağı bulunmamakta ve tedbirinde hiçbir yardım görmemektedir.
Yarattığı şeyi örnek ve misali olmaksızın yaratmış; yarattığı her şeyi hiç kimseden yardım almadan, zahmete katlanmadan ve fikir ve çare bulmaya ihtiyaç duymadan var etmiştir. Allah mahlûkatı yarattı ve onlar da var oldular. Yarattı ve onlar da zahir oldular. O halde O’ndan başka ilah yoktur. Yaptığı sağlam ve işi güzeldir. Zulmetmeyen bir adil ve işlerin kendisine döndüğü bir ikram sahibidir.
Şahadet ederim ki her şeyin azameti karşısında tevazu gösterdiği; her şeyin izzeti karşısında zelil olduğu; her şeyin kudreti karşısında teslim olduğu; her şeyin heybeti karşısında huzu gösterdiği (boyun eğdiği) ilah O’dur. Padişahların padişahı, galaksilerin döndürücüsü, güneş ve ayın müsahhar kılıcısı da (boyun eğdiricisi) O’dur. Her şey tayin edilmiş bir zamanla hareket etmektedir. Geceyi gündüze, gündüzü de geceye giydirmekte ve süratle ardıca gitmektedir. İnatçı zorbayı döküp kıran ve her isyankar şeytanı helak eden O’dur.
O’nun için bir zıt ve O’nunla birlikte bir muarız mevcut değildir. Tek ve ihtiyaçsızdır. Doğurulmamış ve doğurmamıştır. O’nun hiç bir benzeri yoktur. Tek olan Allah ve azamet sahibi Rab’dır. İstemekte, ardından yerine getirmektedir. İrade etmekte ve ardından mukadder kılmakta; bilmekte ve ardından saymaktadır. Öldürmekte ve diriltmektedir. Fakir kılmakta ve zenginleştirmektedir. Güldürmekte ve ağlatmaktadır. Yakın kılmakta ve uzaklaştırmaktadır. Esirgemekte ve bağışta bulunmaktadır. Hükümdarlık O’nundur. Hamd ve sena O’na mahsustur. Hayır O’nun elindedir. O, her şeye kadirdir.
Geceyi gündüze ve gündüzü geceye giydirir. O’ndan başka ilah yoktur.
Allah izzet ve mağfiret sahibidir. Dualara icabet eden; çok ihsanda bulunan ve nefesleri sayandır. Cin ve insanların Rabbidir. Hiç bir şey O’na zor gelmez. Yardım isteyenlerin feryadı O’nu usandırmaz. Israr edenlerin ısrarı O’nu bıktırmaz. Salihlerin koruyucusu, kurtuluşa erenlerin başarıya ulaştırıcısı, müminlerin ihtiyaç sahibi ve âlemlerin Rabbidir. Yarattığı her şeyden dolayı, kendisine her halde şükredilmesi gereken Allah’tır.
O’na hamd ediyor ve sürekli şükrediyorum. Rahatlık ve sıkıntı halinde, şiddet ve rahatlık halinde, zorluk ve huzur halinde O’na şükrediyorum. Meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ediyorum. O’nun emrini dinliyor ve sadece O’na itaat ediyorum. O’nu hoşnut eden şeylere teşebbüste bulunuyorum. İtaatinde rağbet içinde olmak ve cezasından korkmak açısından, O’nun mukadderatı karşısında teslim oluyorum. Zira düzeninden güvende olunmayan ve zulmünden korkulmayan (yani asla zulmetmeyen) Allah O’dur.
Allah için nefsim hususunda kulluğumu itiraf ediyor ve O’nun Rab olduğuna tanıklık ediyorum. Bana vahyettiği her şeyi eda ediyorum. Zira eğer onu eda etmezsem, bana azabının ineceğinden korkuyorum. Her ne kadar büyük düzen kursa da ve dostluğu halis olsa da, şüphesiz O’nun azabını hiç kimse def edemez. Allah’tan başka ilah yoktur. Allah, bana Ali hakkında nazil buyurduğunu tebliğ etmediğim takdirde risalet ve peygamberliğimi eda etmemiş olacağımı bildirdi. Beni, insanların şerrinden koruyacağını garantiledi. Allah, kifayet eden ve yücelik sahibidir.
Allah bana şöyle vahyetmiştir:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez.” (Maide/67)
Ey insanlar! Ben, Allah’ın bana nazil buyurduğu her şeyi ulaştırma hususunda kusur etmedim ve ben, bu ayetin nüzul sebebini sizlere beyan ediyorum:
Cebrail üç defa bana nazil oldu ve Selam sahibi olan -ki o Selam’dır- Rabbim tarafından bu toplantı yerinde ayağa kalkmamı, siyah ve beyaz (ırktan) herkese “Ali b. Ebi Talib benim kardeşimdir, vasimdir, ümmetim üzerinde benim halifemdir ve benden sonra imamdır. O’nun bana olan konum ve nispeti, Harun’un Musa’ya olan konum ve nispeti gibidir. Sadece şu farkla ki benden sonra peygamber gelmeyecektir. O, Allah ve Resulünden sonra sizlerin ihtiyar sahibidir” diye ilan etmemi emretti. Allah bu konuda kitabından bana bir de ayet nazil buyurdu:
إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ
“Şüphesiz sizin veliniz Allah, Resulü, iman edip namaz kılanlar ve rükû halinde zekât veren müminlerdir.” (Maide/55)
Namaz kılıp, rükû halinde zekât veren ve her halinde aziz ve celil olan Allah’a yönelen kimse, Ali b. Ebi Talip’tir. Ey insanlar! Ben Cebrail’den benim için Allah’tan, beni bu önemli şeyi tebliğ etmekten mazur görmesini dilemesini istedim. Zira takva sahiplerinin az olduğunu, münafıkların çokluğunu, kınayanların fesadını, İslam’ı alaya alanların hilelerini biliyorum. Onlar Allah’ın kitabında kendilerini şöyle nitelendirdiği kimselerdir: “Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysa Allah katında önemi büyüktü.”
Hakeza, münafıklar defalarca bana eziyette bulundular ve beni, “uzun” (her söze kulak asan kimse) olarak adlandırdılar. Onlar Ali’nin benden ayrılmaması, benim kendisine düşkünlük göstermemem, O’nun bana temayülü ve beni kabullenişi sebebiyle, böyle olduğumu sandılar. Sonunda aziz ve celil olan Allah şu ayeti nazil buyurdu:
وَمِنْهُمُ الَّذِينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيِقُولُونَ هُوَ أُذُنٌ قُلْ أُذُنُ خَيْرٍ لَّكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِينَ وَرَحْمَةٌ لِّلَّذِينَ آمَنُواْ مِنكُمْ
“(Yine o münafıklardan:) “O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır” diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü O Allah’a inanır, müminlere güvenir ve O, sizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah’ın Resulüne eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.” (Tevbe/61)
Eğer ben, bana bu sözü (her söze kulak veren kimse olmayı) isnat edenlerin isimlerini ifşa etmek istersem, ifşa edebilirim. Eğer onların kimliklerine işaret etmek istersem, kimliklerine de işaret edebilirim. Eğer onları alametleriyle tanıtmak istersem, tanıtabilirim, ama Allah’a andolsun ki ben onların işi hususunda yücelik gösterdim.
Bütün bunlardan sonra Ali hakkında bana nazil olan şeyi:
يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez.”
tebliğ etmediğim takdirde, Allah asla benden razı olmayacaktır.
Ey insanlar! Onun (Ali’nin) hakkındaki bu konuyu biliniz ve anlayınız. Biliniz ki Allah Muhacirlere, Ensar’a ve onlara iyilikle tabi olanlara, köylüye ve şehirliye; araba ve aceme; özgüre ve köleye; büyüğe ve küçüğe; beyaza ve siyaha ona (Ali’ye) itaat etmeyi farz bilmiş, onu imam ve ihtiyar sahibi kılmıştır. Her muvahhit için onun hükmünü icra etmesi, sözüyle amel etmesi ve emrini kabullenmesi gerekir. Her kim ona muhalefet ederse, melundur (lanete uğramıştır). Her kim ona tabi olursa ve onu tasdik ederse, Allah’ın rahmetine mazhar olacaktır. Allah, onu ve onu dinleyip kendisine itaat eden herkesi bağışlamıştır.
Ey insanlar! Bu böylesine bir toplulukta ayağa kalktığım son defadır. O halde işitiniz, itaat ediniz ve Rabbiniz olan Allah’ın emri karşısında teslim olunuz. Zira aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ sizin ihtiyar sahibi ve mabudunuzdur. Allah’tan ve sizleri muhatap kılan Peygamber’inden, yani benden sonra da Ali Allah’ın emriyle sizin irade sahibiniz ve imamınızdır. İmamet makamı ondan sonra da Allah ve Resulüyle görüşeceğiniz güne kadar benim neslimin, onun çocuklarının hakkıdır.
Allah, Resulü ve onların (İmamların) helal kıldığı hususlar dışında bir helal yoktur. Allah, Resulü ve onların (imamların) sizlere haram kıldığı şey dışında da bir haram yoktur. Aziz ve celil olan Allah, bana helal ve haramı tanıtmış; Rabbimin kitabından helal ve haramından bana öğrettiği her şeyi de ben ona ısmarlamış (öğretmiş) bulunmaktayım.
Ey insanlar! Ali’yi (başkalarından) üstün tutun. Allah, var olan her ilmi bende bir araya toplamıştır. Ben de öğrendiğim her ilmi takva sahiplerinin imamında (Ali de bir araya) topladım. Var olan her ilmi mutlaka Ali’ye öğrettim. Allah’ın Yasin suresinde zikrettiği İmam-ı Mübin (apaçık İmam) odur:
وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ
“Her şeyi, apaçık bir İmam’da saymışızdır.” (Yasin/12)
Ey insanlar! Ondan (Ali’den) başkasına yönelerek, sapıklığa düşmeyin. Ondan yüz çevirmeyin; onun velayetinden ayrılmayın. O, hakka hidayet eder ve hak ile amel eder. Batılı iptal eder ve batıldan sakındırır. Allah yolunda kınayıcıların kınaması, ona engel olamaz.
O, (Ali) Allah’a ve Resulüne iman eden ilk kimsedir. Bana iman hususunda hiç kimse ondan öne geçmemiştir. O, canıyla Allah Resulü’nün yolunda her türlü fedakârlığa katlanmıştır. İnsanlardan hiç kimse onunla Allah’a ibadet etmediği bir zamanda, o Allah Resulüyle birlikteydi. Namaz kılan ilk kimse odur. Benimle birlikte Allah’a ibadet eden ilk kimse de odur. Allah tarafından benim yerime yatağıma yatmasını emrettim. O da canını bana feda ederek, benim yerime yatağıma yattı.
Ey insanlar! Onu üstün bilin ki Allah da ona üstünlük vermiştir. Onu kabul edin ki Allah onu tayin etmiştir.
Ey insanlar! O, Allah tarafından tayin edilen İmam’dır. Her kim onun velayetini inkâr ederse, şüphesiz Allah tövbesini kabul etmez ve onu bağışlamaz. Allah’ın ona muhalefet eden kimseye böyle davranacağı kesindir. Allah ona böyle yapar ve onu ebediyete kadar, sonsuza dek şiddetli azapla azaplandırır. O halde ona muhalefet etmekten sakının. Aksi takdirde yakıtı insanlar ile taşlar olan ve kâfirler için hazırlanan ateşe duçar olursunuz.
Ey insanlar Allah’a yemin olsun ki önceki peygamberler ve elçiler bana müjde vermişlerdir.Ben Allah’a andolsun ki peygamber ve elçilerin sonuncusuyum; gök ve yerdeki bütün yaratıkların üzerinde hüccetim. Her kim bu konuda şüphe ederse, Cahiliye küfrü gibi kâfir olmuş olur. Her kim bu sözümün bazılarında şüphe ederse, bana nazil olmuş olan her şeyden şüphe etmiştir. Her kim imamların birinde şüphe ederse, onların tümünde şüphe etmiştir ve kim bizim hakkımızda şüphe ederse, şüphesiz ateştedir. Allah bu üstünlüğü bana bağışta bulunmuştur. Bu O’nun bana bir minneti ve O’ndan bana bir ihsandır. O’ndan başka ilah yoktur. Ebediyete kadar ve sonsuza dek her haliyle O’na hamd ve senada bulunurum.
Ey insanlar! Ali’yi üstün biliniz ki o, Allah’ın rızık indirdiği ve yaratıklar baki kaldığı müddetçe kadın ve erkek tüm insanların en üstünüdür. Bu sözü reddeden ve onunla uyumlu olmayan kimse melundur, melundur, gazaba uğramıştır, gazaba uğramıştır!
Biliniz ki Cebrail, Allah tarafından bu haberi benim için nazil kıldı ve şöyle buyurdu: “Her kim Ali’ye düşmanlık eder ve velayetini kabul etmezse, lanetim ve gazabım onun üzerine olsun.”
Herkes yarın için önceden ne göndereceğine baksın. Ali’ye muhalefet etmekten ve neticede sabit olduktan sonra adımının sürçmesinden dolayı Allah’tan korksun. Allah, hiç şüphesiz yaptıklarınızdan haberdardır.
Ey insanlar! O (Ali), Allah’ın aziz kitabında zikrettiği ve ona muhalefet edenler hakkında şöyle buyurduğu, Cenbillah’tır:
أَن تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتَى علَى مَا فَرَّطتُ فِي جَنبِ اللَّهِ
“Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): “Cenbillah’a (Hz. Ali’ye) karşı kusurlu davranışımdan (ve gevşeklik gösterdiğimden) ötürü bana yazıklar olsun…” (Zümer/56)
Ey insanlar! Kur’an hakkında tefekkür ediniz; ayetlerini anlamaya çalışınız; muhkem ayetlerine bakınız ve müteşabih ayetlerinin ardınca koşmayınız. Allah’a yemin olsun ki Kur’an’ın batınını sizlere beyan edebilecek ve tefsirini sizler için açıklayabilecek olan kimse, benim elinden tuttuğum, onu kendime doğru yükselttiğim, pazısından tuttuğum, iki elimle kaldırdığım ve sizlere, “Ben kimin Mevla’sıysam (Velisi) Ali de onun Mevla’sıdır” diye tanıttığım kimsedir. O, benim kardeşim ve yerime geçecek olan Ali b. Ebi Talip’tir. Onun velayeti, bana nazil buyuran aziz ve celil olan Allah tarafındandır.
Ey insanlar! Ali ve onun soyundan olan temiz çocuklarım “Sıkl-i Asgar” (daha küçük değerli şey) ve Kur’an ise, “Sıkl-i Ekber” (daha büyük değerli şey)’dir. Bu ikisinden her biri diğerini haber vermekte ve onunla uyum içinde bulunmaktadır. Onlar Kevser havuzunun başında yanıma gelinceye kadar, asla birbirinden ayrılmazlar. Biliniz ki onlar, insanlar arasında Allah’ın emin kulları ve yeryüzündeki hâkimleridir.
Biliniz ki ben eda ettim; biliniz ki ben tebliğ ettim; biliniz ki ben duyurdum; biliniz ki ben açıkladım; biliniz ki Allah buyurmuştur ve ben aziz ve celil olan Allah adına konuşuyorum. Biliniz ki Müminlerin Emiri de benim kardeşimdir. Biliniz ki “Müminlerin Emiri” olmak, benden sonra ondan başka hiç kimse için helal değildir.
Daha sonra Peygamber (s.a.a) eliyle Ali’nin (a.s) kolundan tuttu ve yukarı kaldırdı. Müminlerin Emiri (a.s) ise, Hz. Peygamber (s.a.a) minberin üstüne çıktığı andan beri, ondan bir basamak aşağıda bulunuyordu. Hz. Peygamber’in (s.a.a) yüzüne oranla, sağ tarafına gelmekteydi. Dolayısıyla da yer itibariyle ikisi de bir mekânda durmuş gibiydiler.
Sonra Hz. Peygamber (s.a.a) eliyle onun elini tuttu ve her ikisi de elini göğe doğru kaldırdı. Ali (a.s) yerinden kalktı ve ayağı Hz. Peygamber’in (s.a.a) diziyle aynı hizaya geldi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Ben sizlere sizlerden daha çok velayet ve tasarruf hakkına sahip değil miyim?”
İnsanlar hep birden şöyle dediler: “Evet, ey Resulullah!”
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Biliniz ki ben kimin ihtiyar sahibi isem, Ali de onun ihtiyar sahibidir. Allah’ım! Onu seven kimseyi sen de sev. Ona düşmanlık eden kimseye sen de düşmanlık et. Ona yardım edenlere yardım et. Onu hakir kılanları hor ve hakir kıl.”
“Ey insanlar! Bu Ali’dir. O, benim kardeşim, vasim, ilmimi kendisinde toplayan ve ümmetim arasında iman eden kimseler üzerinde halifemdir. Aziz ve celil olan Allah’ın kitabını tefsir etmekte, Allah’a davet etmekte, Allah’ı razı eden şeylerle amel etmekte, Allah’ın düşmanlarıyla savaşmakta, Allah’ın dostlarını sevmekte ve Allah’a isyan etmekten sakındırmakta benim yerime geçen kimsedir.
Allah Resulü’nün halifesi odur; Müminlerin Emiri odur; Allah tarafından hidayet edenlerin imamı odur. Nâkısîn (ahdini bozan Cemel ashabı), Kâsıtîn (Zulmeden Muaviye taraftarları) ve Mârıkîn’i (dinden çıkan Hariciler’i) Allah’ın emriyle öldüren odur. Allah şöyle buyurmuştur:
مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ
“Artık huzurumda söz değişikliğe uğratılmaz” (Kaf/29)
Ey Rabbim! Senin emrinle şöyle diyorum: “Allah’ım! Ali’yi seven kimseyi sev ve Ali’ye düşman olan kimseye düşman ol. Ona yardım edene yardım et. Onu yardımsız bırakan kimseyi, sen de yardımsız bırak. Ali’yi inkâr eden kimseye lanet et. Ali’nin hakkını inkar eden kimseye gazap et.”
Ey Rabbim! Sen, bu konu aydınlandıktan ve Ali’yi bugün tayin ettikten sonra, şu ayeti bana nazil buyurdun:
اَلْیوْمَ اَکْمَلْتُ لَکُمْ دینَکُمْ وَ اَتْمَمْتُ عَلَیکُمْ نِعْمَتی وَ رَضیتُ لکُمُ الاْءِسْلامَ دینا
“Bugün, size dininizi kemale erdirdim; üzerinize olan nimetimi tamamladım; din olarak sizin için İslam’ı beğendim.” (Maide/3)
وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
“Kim İslam’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O, ahirette de kaybedenlerdendir.” (Âl-i İmrân/85)
Ey Rabbim! Sen de tanıklık et ki ben tebliğ ettim.
Ey İnsanlar! Allah dininizi onun imametiyle kâmil buyurmuştur. O halde, kıyamet gününe ve aziz ve celil olan Allah’ın huzuruna varılacağı güne kadar, her kim ona ve benim çocuklarımdan ve onun soyundan vasilere boyun eğmezse, böyle kimselerin amelleri dünya ve ahirette yok olmuş olur ve sürekli azap içinde bulunurlar. Azapları asla hafifletilmez ve onlara fırsat verilmez.
Ey İnsanlar! Bu Ali, sizlerden bana en çok yardım eden; bana en layık olan; bana en yakın bulunan ve nezdimde en değerli olan kimsedir. Aziz ve celil olan Allah ve ben, ondan razıyız. Kur’an’da Ali dışında hiç kimse hakkında razı olunma ayeti (kendisinden razı olunduğunu bildiren bir ayet) inmemiştir. Allah, müminlere hitap ettiği her yerde, önce ona hitap etmiştir. Kur’an’da var olan övgü ayetleri onun hakkındadır. Allah, İnsan suresinde sadece onun hakkında cennete gireceğine şahadette bulunmuştur. Bu sureyi ondan başkası hakkında nazil buyurmamış ve bu sureyle ondan başkasını övmemiştir.
Ey insanlar! O (Ali), Allah’ın dininin yardımcısı ve Allah Resulü’nün savunucusudur. O, takvalı, temiz, hidayet eden ve hidayet olmuş kimsedir. Peygamberiniz en iyi Peygamber, vasiniz en iyi vasi ve onun çocukları da en iyi vasilerdir.
Ey insanlar! Her peygamberin soyu kendi sulbündendir. Ama benim neslim, Müminlerin Emiri’nin sulbündendir.
Ey insanlar! Şeytan Âdem’i hasetle cennetten dışarı çıkardı. Sakın Ali’ye haset etmeyiniz. Aksi takdirde, amelleriniz boşa gider ve ayaklarınız sürçer. Âdem bir sürçme sebebiyle yeryüzüne gönderildi. Oysa Âdem, aziz ve celil olan Allah’ın seçtiği kimseydi. O halde sizler, aranızda Allah’ın düşmanları olduğu halde, nasıl bir halde olacaksınız?
Biliniz ki sadece şekavet sahibi kimse Ali’ye düşmanlık eder ve sadece takva sahibi kimse Ali’yi sever. Ali’ye sadece halis mümin olan kimse iman eder. Allah’a yemin olsun ki Asr suresi Ali hakkında nazil olmuştur:
بسم الله الرحمن الرحيم
وَالْعَصْرِ إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
İkindi vaktine and olsun ki hiç şüphesiz insan hüsran içindedir.” (Asr/1-2)
İkindi vaktine and olsun ki iman eden, hak ve sabırdan hoşnut olan Ali dışında tüm insanlar hüsran içindedir.
Ey insanlar! Ben Allah’ı şahit tuttum ve risaletimi sizlere tebliğ ettim. Peygamber’in sadece açıkça tebliğ etmekten başka bir sorumluluğu yoktur. Ey insanlar! Allah’tan hakkıyla korkun ve dünyadan sadece Müslüman olarak ayrılın.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اٰمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلٰٓى اَدْبَارِهَٓا اَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّٓا اَصْحَابَ السَّبْتِۜ وَكَانَ اَمْرُ اللّٰهِ مَفْعُولًا
“Ey Kitab verilenler! Bir takım yüzleri silip, dümdüz ederek, arkalarına çevirmeden yahut cumartesi ashabını (Yahudileri) lânetlediğimiz gibi lânetlemeden önce, elinizdeki Kitab’ı tasdik ederek, indirdiğimiz Kur’an’a iman edin.” (Nisâ/47)
Ey insanlar! Allah’a yemin olsun ki bu ayette kendilerini isim ve soylarıyla bildiğim ashabımdan bir grup dışında kimse kastedilmiştir. Ama onları ifşa etmemekle görevlendirildim. O halde her kim amel ederse, kalbinde Ali’ye karşı taşıdığı sevgi veya kinle mutabık olan şeyi bulacaktır.
Ey insanlar! Aziz ve celil olan Allah tarafından bana bir nur verilmiş, benden sonra Ali b. Ebu Talib’e ve ondan sonra da Mehdi Kaim’e (a.f) kadar onun nesline verilmiştir. Mehdi de Allah’ın hakkını ve bize ait olan her hakkı geri alır. Zira aziz ve celil olan Allah bizleri, kusur edenlere, düşmanlık gösterenlere, muhaliflere, hainlere, günahkârlara, zalimlere ve tüm âlemlerden gasp edenlere karşı hüccet karar kılmıştır.
Ey insanlar! Sizleri Allah’tan korkmaya çağırıyor ve uyarıyorum ki ben Allah’ın Resulüyüm. Benden önce de peygamberler var olmuştur. Ben ölür veya öldürülürsem, sizler gerisin geriye mi döneceksiniz? Her kim gerisin geriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah çok yakında şükredenlere ve sabredenlere mükâfat verecektir. Biliniz ki sabır ve şükürle nitelendirilen Ali’dir. Ondan sonra da onun neslinden olan çocuklarım da aynen böyledir.
Ey insanlar! Müslüman oluşunuz sebebiyle bana, hatta Allah’a minnet etmeye kalkışmayın. Aksi takdirde amelleriniz boşa gider ve size gazap edilir. Allah sizleri ateşten ve (erimiş) bakırdan alevlere müptela kılar. Şüphesiz rabbiniz pusudadır.
Ey insanlar! Benden sonra ateşe davet edecek olan imamlar olacaktır. Onlar kıyamet günü yardım görmezler. Ey insanlar! Allah ve ben onlardan uzağız. Ey insanlar! Onlar ve yardımcıları, onlara tabi olanlar ve onları takip edenler ateşin en alt derecesinde olacaklardır. Kibirli kimselerin yeri nede kötüdür. Biliniz ki onlar, Ashab-ı Sahife’dir. O halde, sizden her biriniz kendi sahifesine baksın.”
Hz. Peygamber (s.a.a), “Ashab-ı Sahife” adını zikredince, insanların çoğu Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu sözden neyi kastettiğini anlamadılar. Kendileri için bir soru işareti doğdu. Oradakilerden çok azı Hz. Peygamber’in (s.a.a) maksadını anlayabildi.
“Ey insanlar! Ben hilafet emrini kıyamet gününe kadar, İmamet ve veraseti olarak neslime emanet ediyorum. Ben, burada hazır olan veya olmayan, dünyaya gelen veya gelmeyen herkese hüccet olsun diye, tebliğ etmekle görevli olduğum şeyi tebliğ ettim. O halde kıyamet gününe kadar, burada hazır olanlar hazır olmayanlara ve babalar çocuklarına ulaştırsınlar.
Çok yakında benden sonra İmameti padişahlık olarak, zulüm ve zorbalıkla alacaklardır. Allah gasp edenlere ve (bu hakka) tecavüzde bulunanlara lanet etsin. Bu esnada -ey insanlar ve cinler!- Sizlere dökülmesi gerekeni döker; sizlere ateş ve (erimiş) bakırdan alevler gönderir ve siz onu asla def edemezsiniz.
Ey insanlar! Aziz ve celil olan Allah, kötüyü iyiden ayırt etmeniz için sizleri başıboş bırakmamıştır. Allah, sizleri gaipten haberdar kılmamıştır.
Ey insanlar! Allah, kıyamet kopmadan önce yalanlamaları sebebiyle bayındır olan her bölgeyi helak edecek ve onu Hz. Mehdi’nin hâkimiyeti altına geçirecektir. Allah kendi vaat ettiği şeyi uygulayacaktır.
Ey insanlar! Sizden öncekilerin çoğu helak oldu. Allah onları helak etti ve gelecek nesilleri de helak edecek olan O’dur. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ
“Öncekileri yok etmedik mi? Ardından, sonrakileri de onlara katarız. Suçlulara böyle yaparız. O gün! Yalanlamış olanların vay haline!” (Mûrselât/16-19)
Ey insanlar! Allah bana emretmiş ve beni sakındırmıştır. Ben de Allah’ın emriyle Ali’ye emrettim ve onu sakındırdım. Emir ve yasaklama ilmi, onun nezdindedir. O halde onun emrini dinleyiniz ki esenlikte kalasınız. Ona itaat ediniz ki hidayet bulasınız. Onun yasaklamalarını kabul ediniz ki doğru yolda olasınız. Onun maksat ve muradına doğru hareket edesiniz. Bilinmedik yollar, sizleri onun yolundan alıkoymasın.
Ey insanlar! Ben Allah’ın uymayı emrettiği doğru yoluyum. Benden sonra da Ali ve sonra onun neslinden olan çocuklarım da hidayet imamlarıdır. Hakka hidayet eder ve hakkın yardımıyla adalet üzere davranırlar.
Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.a) şu ayeti tilavet buyurdu:
بسم الله الرحمن الرحيم
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ …
“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın Adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur…” (Fatiha suresinin tamamı)
Bu sure benim hakkımda nazil olmuştur ve Allah’a andolsun ki onlar (imamlar) hakkında nazil olmuştur. Genel olarak onları kapsamaktadır. Özel olarak da onlar hakkındadır. Onlar Allah’ın dostlarıdır; onlara bir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler. Biliniz ki Allah’ın hizbi galip gelecektir.
Biliniz ki onların düşmanları, beyinsizler, sapıklar ve şeytanın kardeşleridir. Onlar batıl şeyleri gurur yüzünden birbirine iletirler. Biliniz ki Ehl-i Beyt’in dostları ise, Allah’ın kitabında kendilerini zikrettiği ve haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir:
لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءهُمْ أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُوْلَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir millettir; babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile, Allah’a ve peygamberine karşı gelenlere sevgi beslediklerini görmezsin. İşte Allah, imanı bunların kalplerine yazmıştır.” (Mücadele/22)
Biliniz ki Ehl-i Beyt’in dostları, aziz ve celil olan Allah’ın kendilerini nitelendirdiği ve haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir:
الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ
“İşte güven, onlara iman edip, haksızlık karıştırmayanlaradır. Onlar doğru yoldadırlar.” (En’âm/82)
Biliniz ki Ehl-i Beyt’in dostları, iman edenler ve kuşkuya düşmeyen kimselerdir.
Biliniz ki Ehl-i Beyt’in dostları esenlikle ve güven içinde cennete girenlerdir. Melekler selamla onları görmeye gelir ve şöyle derler: “Selam olsun size, tertemiz oldunuz. O halde ebedi olarak cennete giriniz.”
Biliniz ki Ehl-i Beyt’in dostları, cennetin kendilerinin olduğu ve içinde hesapsız rızıklanan kimselerdir.
Biliniz ki Ehl-i Beyt’in düşmanları ise, ateşin alevleri içine girecek olan kimselerdir. Biliniz ki Ehl-i Beyt’in düşmanları ise, kaynayan cehennemden korkunç bir ses duyan ve cehennemin alevlenmesini gözleriyle gören kimselerdir.
Biliniz ki Ehl-i Beyt’in düşmanları, haklarında Allah’ın şöyle buyurduğu kimselerdir:
كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَّعَنَتْ أُخْتَهَا
“Her ümmet girdikçe kendi yoldaşına lânet eder.” (A’râf/38)
Biliniz ki Ehl-i Beyt’in düşmanları, haklarında Allah’ın şöyle buyurduğu kimselerdir:
كُلَّمَا أُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَأَلَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ قَالُوا بَلَى قَدْ جَاءنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللَّهُ مِن شَيْءٍ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ… فَسُحْقًا لِّأَصْحَابِ السَّعِيرِ
“Oraya atıldıkları zaman, bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar. Onlar: “Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi. Fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik” derler… Çılgın alevli cehennemlikler yok olsunlar!” (Mülk/8-11)
Biliniz ki Ehl-i Beyt’in dostları, gizlide Rablerinden korkan ve kendileri için mağfiret bulunan ve büyük ecir sahibi kimselerdir.
Ey insanlar! Ateşin alevleri ve büyük ecir arasındaki fasıla ne de uzundur.
Ey insanlar! Bizim düşmanlarımız, Allah’ın kendilerini kınadığı ve lanet ettiği kimselerdir. Bizim dostlarımız da Allah’ın kendilerini methettiği ve sevdiği kimselerdir.
Ey insanlar! Biliniz ki ben uyarıcı ve korkutucuyum; Ali de müjdeleyicidir.
Ey insanlar! Biliniz ki ben uyarıcı ve sakındırıcıyım. Ali ise, hidayet edicidir.
Ey insanlar! Ben peygamberim; Ali ise, benim vasimdir.
Ey insanlar! Biliniz ki ben peygamberim ve Ali ise, benim vasimdir. Ondan sonraki imamlar da onun evlatlarıdır. Biliniz ki ben onların babasıyım. Onlar da onun (Ali’nin) sulbünden vücuda gelecektir.
Biliniz ki İmamların sonuncusu, bizden olan kıyam edecek Mehdi’dir. Dinlere galip gelecek olan, odur. Zalimlerden intikam alacak olan, odur. Kaleleri fetheden ve onları yok eden kimse de odur. Şirk ehlinden her kabileye üstün gelen ve onları hidayet eden, odur.
Biliniz ki Allah’ın evliya kullarına ait her kanın intikamını alacak olan, odur. Allah’ın dinine yardım edecek olan da odur. Biliniz ki derin denizden istifade eden, odur. Her fazilet sahibini fazileti miktarınca ve cehalet sahibini cehaleti miktarınca ödüllendiren, odur. Allah’ın seçtiği ve ihtiyar ettiği kimse, odur. Her ilmin varisi ve her anlayışı ihata eden, odur. Biliniz ki rabbinden haber veren, odur. İlahî ayetleri yücelten, odur. Hidayete eren temeli sağlam kimse, odur. İşlerin kendisine ısmarlandığı kimse de odur.
Öncekilerin müjdelediği kimse, odur. Hüccet olarak baki kalacak olan, odur. Ondan sonra hiç bir hüccet yoktur. Var olan her hak onunladır. Var olan her nur, onun nezdindedir.
Biliniz ki o, galibi olmayan kimsedir. Hiç kimseye onun aleyhine yardım edilmez. Allah’ın yeryüzündeki velisi; kulları arasında hükmedicisi; gizli ve açık eminidir.
Ey insanlar! Ben sizler için açıkladım ve sizlere anlattım. Benden sonra sizlere anlatacak olan da Ali’dir. Biliniz ki ben, konuşmamın sonunda sizleri biat etmek ve ona ikrarda bulunmak için elinizi uzatmaya davet ediyorum. Benden sonra da sizleri kendisiyle biatleşmeye davet ediyorum.
Biliniz ki ben, Allah’a biat ettim; Ali de bana biat etti ve ben de Allah tarafından onun için sizlerden biat alıyorum. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ فَمَن نَّكَثَ فَإِنَّمَا يَنكُثُ عَلَى نَفْسِهِ وَمَنْ أَوْفَى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللَّهَ فَسَيُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا
“Şüphesiz sana baş eğerek, ellerini verenler, Allah’a baş eğip el vermiş sayılırlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen, ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir.” (Fetih/10)
Ey insanlar! Hac ve umre, Allah’ın şiarlarındandır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur:
اللّهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ أَوِ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ أَن يَطَّوَّفَ بِهِمَا
“Kim Kâbe’yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur.” (Bakara/158)
Ey insanlar! Allah’ın evini hac etmeye gidin. Allah’ın evine giren her hanedan müstağni olur ve sevinir. Allah’ın evini terk eden her hanedan ise, (soy açısından) kesilir ve fakirleşir.
Vukuf yerlerinde (Arafat, Meş’ar ve Mina’da) duran her müminin, o ana kadar işlemiş olduğu tüm geçmiş günahlarını Allah affeder. Haccı sona erince de amellerine yeniden başlar.
Ey insanlar! Hacılara yardım edilir ve harcadıkları şey kendilerine geri döner. Allah ihsan edenlerin mükâfatını zayi etmez.
Ey insanlar! Kamil bir din ve tam bir anlayışla Allah’ın evini haccedin. O şerafet sahibi mukaddes yerlerden, tövbe ederek ve günahlardan el çekerek geri dönün.
Ey insanlar! Aziz ve celil olan Allah’ın size emrettiği gibi namaz kılın ve zekât verin. Eğer uzun bir süre üzerinden geçer de kusur ederseniz veya unutursanız Ali sizin ihtiyar sahibinizdir. Sizin için beyan eder. Aziz ve celil olan Allah, benden sonra onu kullarının emini olarak tayin etmiştir. O, bendendir ve ben de ondanım.
O ve benim neslimden olanlar, sorduğunuz her soruya cevap verir ve sizlere bilmediğiniz şeyleri açıklar.
Biliniz ki helal ve haram, benim tümünü sizlere tanıtacağımdan, bir oturumda tüm helalleri emredeceğimden ve tüm haramları sakındıracağımdan çok daha fazladır. O halde aziz ve celil olan Allah tarafından Müminlerin Emiri Ali, benim ve onun soyundan olan ondan sonraki vasileri hakkında, getirdiğim şeyleri kabul etme hususunda sizlere el uzatmak ve sizlerden biat almakla görevlendirildim. (Ali ve ondan sonraki vasiler hakkında nazil buyurulan şey ise,) sadece onlarla ayakta duracak olan imamettir. Onların (vasilerin) sonuncusu ise, kaza ve kaderi idare eden Allah ile görüşünceye kadar Mehdi’dir.
Ey insanlar! Sizlere gösterdiğim her helalden ve sizleri sakındırdığım her haramdan dönmüş değilim. Onları değiştirmedim. Bunu unutmayınız; hafızalarınızda tutunuz ve birbirinize tavsiyelerde bulununuz. Onu değiştirmeyiniz ve tahrife kalkışmayınız. Ben sözümü tekrar ediyorum: Namaz kılınız, zekât veriniz, iyiliği emrediniz ve kötülükten sakındırınız.
Biliniz ki iyiliği emretmenin en üst mertebesi, sözümü anlamanız; onu burada hazır bulunmayanlara iletmeniz; benim tarafımdan kabul etmesini emretmeniz ve muhalefet etmekten sakındırmanızdır. Zira bu emir, aziz ve celil olan Allah ve benim tarafımdandır. Sadece masum imam ile iyilik emredilir ve kötülükten sakındırılır.
Ey insanlar! Kur’an, sizlere Ali’den sonraki imamların onun evlatları olduğunu tanıtmakta ve ben de onların, benim ve onun soyundan olduğunu tanıtmaktayım. Nitekim Allah-u Teâlâ kitabında şöyle buyurmuştur:
جَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ
“Bu sözü, devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı.” (Zuhruf/28)
Ey insanlar! Takvalı olunuz, takvalı olunuz ve kıyametten sakınınız. Nitekim aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ
“Doğrusu kıyamet gününün sarsıntısı büyük şeydir.” (Hac/1)
Ölüm, ahiret, hesap, ilahî teraziler, âlemlerin rabbi nezdinde hesaba çekilmek, sevap ve cezayı hatırlayın. Her kim kendisiyle birlikte bir iyilik getirirse, o iyilik esasınca sevaba erişir. Her kim de günah getirirse, cennette onun bir nasibi olmayacaktır.
Ey insanlar! Sizler aynı anda bana el uzatacak kadar (biatleşmek için) ve sayı olarak çok daha fazlasınız. Rabbim, Müminlerin Emiri Ali ve ondan sonra gelecek olan imamlar hakkında söylediklerim hususunda dilinizden itiraf almamı emretti. Onlar (imamlar) benim ve onun (Ali’nin) soyundandırlar. Nitekim sizlere daha önce de çocuklarımın onun (Ali’nin) soyundan olduğunu anlattım.
O halde hepiniz şöyle deyiniz: Biz işittik, itaat ettik, razı bulunmaktayız, teslim olmuşuz, rabbin ve kendi nezdinden imamımız, Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s) ve onun sulbünden dünyaya gelecek olan imamların imameti hususunda bizlere ulaştırdığın şeylere boyun eğmişiz. Bu konuda kalplerimizle, canlarımızla, dillerimizle ve ellerimizle sana biat etmekteyiz. Bu inanç üzere hayatta kalacağız ve onunla öleceğiz. (Kıyamet günü de) Onunla haşr olacağız. Asla değişmeyeceğiz; değiştirmeyeceğiz; kuşku duymayacağız ve inkârda bulunmayacağız. Kalbimizle şüpheye düşmeyeceğiz; bu sözden dönmeyeceğiz ve ahdimizi bozmayacağız.
Sen, bizlere ilahî öğütlerde bulundun. Müminlerin Emiri Ali (a.s) ve ondan sonra senin neslinden ve onun çocukları olduğunu söylediğin imamlar, Hasan, Hüseyin ve Allah’ın o ikisinden sonra tayin ettiği kimseler hakkında öğüt verdin. O halde onlar için bizden söz ve ahit alındı. Kalplerimizden, canlarımızdan, dillerimizden, içimizden ve ellerimizden söz alındı. Her kim yapabilirse, eliyle biat eder. Her kim de yapamazsa, diliyle ikrar eder. Asla onu değiştirme peşinde değiliz. Allah bu konuda nefislerimizde değişme görmeyecektir.
Biz bu konuyu, çocuklarımızdan ve akrabalarımızdan uzak ve yakın herkese ulaştıracağız. Allah’ı bu konuda şahit tutuyoruz. Allah şahadet hususunda kifayet eder ve sen de bu itirafımıza şahit bulunmaktasın.
Ey insanlar! Ne diyorsunuz? Allah, her sesi işitir ve her gizliliği bilir. O halde kim hidayet bulmuşsa, kendi lehinedir ve her kim de sapmışsa, kendi zararına sapmıştır. Her kim biat etmişse, Allah’a biat etmiştir. Allah’ın eli onların (biat edenlerin) elinin üzerindedir.
Ey insanlar! Allah’a biat ediniz; bana biat ediniz; Müminlerin Emiri Ali’ye, Hasan’a, Hüseyin’e ve dünya ve ahirette onlardan olan soylarında baki kalan imamlara, imamet makamı hasebiyle biat ediniz. Allah vefasız kimseleri (biatini bozanları) helak edecektir. Vefalı olanları ise, rahmetine mazhar kılacaktır. Her kim biatinden dönerse, kendi zararına dönmüştür. Her kim de Allah’a söz verdiği şeyler hususunda vefalı olursa, Allah ona büyük bir ecir inayet buyuracaktır.
Ey insanlar! Sizler bu dediğimizi söyleyin ve tekrar edin. Ali’yi “Müminlerin Emiri” olarak selamlayın ve şöyle deyin:
سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
“İşittik, itaat ettik, Rabbimiz affını dileriz, dönüş sanadır.” (Bakara/285)
Hakeza şöyle deyiniz:
الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَـذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللّهُ
“Bizi buraya hidayet eden Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bizi hidayet etmeseydi, biz hidayeti bulamazdık.” (A’râf/43)
Ey insanlar! Kur’an’ın nazil buyurmuş olduğu Ali b. Ebu Talib’in Allah nezdindeki faziletlerinin tümü bir oturumda sayabilecek miktardan çok daha fazladır. O halde her kim onları size haber verir ve onları tanırsa, siz de kendisini tasdik edin.
Ey insanlar! Her kim Allah’a, Peygamber’ine, Ali’ye ve bu zikrettiğim imamlara itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ulaşmış olacaktır.
Ey insanlar! Ona biat etmek, velayetini kabul etmek ve onu “müminlerin emiri” olarak selamlamak hususunda öne geçen kimseler, kurtuluşa erenlerdir; onlar nimet bahçelerinde olacaklardır.
Ey insanlar! Allah’ın sizden razı olacağı bir söz söyleyiniz. Eğer sizler ve yeryüzünde bulunan herkes tümüyle kâfir olsa, yine de Allah’a hiçbir zarar gelip çatmaz.
Allah’ım! Eda ettiğim ve emrettiğim şeyler hatırına müminleri bağışla ve inkâr eden kâfirlere gazap et. Hamd ve sena âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur.
\ İslam Dininin ve Şia Mezhebinin Temelleri